بسم الله الرحمن الرحيم

بسم الله الرحمن الرحيم
(İnsanları) Allah'a çağıran,iyi ve faydalı iş yapan ve "Ben müslümanlardanım" diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır?
Fussilet suresi 33.ayet

Kutlu Doğum Programları ile Yerleştirilmeye Çalışılan Soft Peygamber Algısına Reddiye

Henüz 29 Yaşında Hakka Yürüyen bir Şehid'in Dilinden Muhteşem Bir Sohbet

30 Eylül 2011 Cuma

SON NEFESTE HATIRLANANLAR

Mükellefin Son Nefesteki Halinin Önemi ve Amellerinin Bu Hale Göre Değerlendirilmesi
ALLAH RASÛLÜ (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Öyle kullar vardır ki, cehennemliklerin amellerini işlediği halde cennetlik olur ve öyle kullar da vardır ki, cennetliklerin amelini işlediği halde cehennemlik olur. Çünkü ameller son nefese göre değerlendirilir!”(1)
Hadis, “Mesâbîh”in sahîhlerinden olup, Sehl ibn Sa‘îd (r.a.) rivayet etmiştir.
Hadiste amelleri terk edip buyrukları îfâ etmemeye yönelik bir işaret yoktur. Aksine, “Belki şu an ömrümün son anı olabilir” endişesiyle kulu, ömrünün her anında taatlere yönelmeye ve kötü fiillerden kaçınmaya bir teşvik vardır. Zira kişi, son anda kendisine ne isabet edeceğini bilemez.(2) Öyle kişiler vardır ki, îmân ve taatle cennet ehlinin amelini işler, hâlbuki yüce Allah’ın takdirinde cehennemlik olarak geçer. Ömrünün sonunda durumu, iman ve taatten, küfür ve isyana dönüşür de küfür ve isyan üzere ölüp cehenneme girer. Öyle kişiler de vardır ki, küfür ve isyanla cehennemliklerin yaşadığı gibi yaşar; oysa yüce Allah’ın takdirinde adı cennetlik olarak yazılıdır. Ömrünün sonunda durumu, küfür ve isyandan, iman ve taate dönüşür ve bu hal üzere ölerek cennete girer. O sebeple Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz hadislerinin sonunda; “Ameller ancak son ana göre değer kazanır” buyurmuşlardır.

Başka bir hadislerinde Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Siz amel edin.! Çünkü herkese, kendisi için yaratılan şey kolaylaştırılır. Eğer kişi saadet ehlinden ise, saadet ehlinin (cennetliklerin) ameline muvaffak olur. Şekavet ehlinden ise, şekavet ehlinin (cehennemliklerin) ameline muvaffak olacaktır…”(3)
Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin bu hadisteki beyanına göre, her bir kişi, hayır yahut şer olarak kendisi için yaratılana muvaffak olacak ve onu başarmış olacaktır. İlâhî takdirde cennetlik olarak yaratılanın önünde yüce Allah, cennetliklerin amellerini icra eder ve ona bu amelleri işlemeyi kolaylaştırır. En sonunda o kul bu hal üzere ölür ve cennete girer. İlâhî takdirde cehennemlik olarak yaratılanın önünde ise, yüce Allah, cehennemliklerin amellerini icra edip onları kolaylaştırır. En nihayet o kul, bu durum üzere ölür ve cehenneme girer.
Şu halde kişinin içinde bulunduğu andaki ameli, yaşayışı ve eylemi, –zann-ı galiple- o kişinin ileride hangi sınıftan olacağının habercisidir. Bundan dolayı kula vacip olan, ömrünün hiçbir anında salih amel işlemekten ve sürekli iyi hal üzere olmaktan geri durmamaktır. Çünkü ölümün ne zaman kendisine geleceğini bilememektedir. Ölümün belli bir yaşı, vakti ve hastalığı yoktur ki, onunla öleceği bilinsin… Müjdeler olsun yüce Allah’ın kendilerini gaflete karşı uyanık tuttuğu, son anı hakkında tefekkürle nimetlendirdiği ve Allah’tan o son anları hayırlı ve müjdeli kılmasını isteyenlere! Şüphesiz mü’min bir kişi için ölüm anında
 (ahrette gideceği yer hakkında) yüce Allah’tan müjde vardır.(4) Allahü Teâlâ şöyle buyurur: “Şüphesiz “Rabbimiz Allah’tır!” deyip sonra dosdoğru olanlar yok mu? Onların üzerlerine “Korkmayın, tasalanmayın, vaad olunduğunuz cennetle sevinin” diye melekler inecektir.”(5)
Yüce Allah bu âyette açıkça ifade etmiştir ki; rubûbiyetini ikrar ve birliğini itiraf edip, sonra da bu ikrar üzere istikametini koruyanlar üzerine, ölüm anında Allah katından aldıkları müjdeyle melekler inip; “Korkmayın ve üzülmeyin! Yüce Allah’ın, Peygamberinizin dili üzere size vaat ettiği cennetle muştulaşıp sevinin” derler. Yalnız buradaki ikrar ve itirafın, ölünceye kadar tüm buyruklara harfiyen uyup, bütün yasaklardan kaçınmakla istikamet bulacağı açıktır. Aksi takdirde istikamet gerçekleşmez. Tersine emredilen şeyleri terk etmek ve yasaklananları işlemekle (doğruluk ve istikamet değil) eğrilik ve kayma meydana gelir.
Kendisine düşmanlık yapanlar hakkında da yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “De ki: “Ey Yahudiler, bütün insanları bir tarafa bırakarak Allah’ın dostları hakikaten yalınız kendiniz olduğunuzu iddia ediyor ve bu iddianızda doğru söyleyen adamlarsanız, hemen ölümü temenni edin. Hâlbuki onlar, (ellerinin öne sürdüğü irtikâp ettikleri küfür ve günahlar yüzünden) bunu ebediyen ve katî olarak arzu etmezler. Allah o zalimleri çok iyi bilir.”(6)
Yüce Allah bu âyette açıkça ifade ediyor ki, ikrarlarında doğru olanlar, ölüme hazırlandıkları için, onu arzularlar ve amelleri iyi olduğu için ondan kaçmazlar. Zalimler ise ona hazır olmadıkları için onu arzulamaz, amelleri kötü olduğu için ondan kaçarlar. Çünkü kötü amel her ne kadar mü’mini imandan çıkarmazsa da, kötü bir sonla ölmesine ve akıbetinin bedbaht olmasına bir sebeptir.
KÖTÜ SONLA ÖLMEYE
SEBEP OLAN HALLER
Kötü bir sonla ömrün sona ermesi, ancak inancında bir bozukluk veya isyanlarda ısrarı yahut istikametten sapması ya da imanında bir zayıflığı olanlar için sözkonusudur.(7)
1. İNANÇTAKİ FESAT
YAHUT ŞİRK ÇEŞİTLERİ
İnançtaki bozukluk (fesat), kişinin kalbinde şirk çeşitlerinden birinin bulunmasıyla olur. Şirkin çeşitleri ise altıdır. Şimdi bunları sırasıyla görelim:
BİRİNCİSİ: ŞİRK-İ İSTİKLÂLDİR
Şirk-i İstiklâl, birbirinden bağımsız ve ayrı işleri gören iki (veya daha fazla) ilâhın varlığını tasdik etmektir. Senevîlerin (dualistlerin) şirki gibi ki, onlar şöyle derler: “Evrende birçok hayır ve birçok da şer görmekteyiz. Bir tek ilah zaruri olarak hem hayrı ve hem de şerri yaratıp yönetemez. O halde bunların her birinin başlı başına bir faili, bir yaratıcısı, bir idare edicisi olmalıdır.”
Daha sonra bu inançtaki insanlar iki kısma ayrılmışlardır. Birinci Kısım: Maniheistler ve Deysanilerdir. Bunlar şöyle derler: “Hayrın yaratıcısı ve yöneticisi aydınlık (ışık), şerrin yaratıcı ve yöneticisi ise zulmet, yani karanlıktır.” İkinci Kısım: Mecusilerdir. Bunlar da şöyle derler: “Hayrı ve iyiliği yapan ve yöneten Yezdan, şerri ve kötülüğü yaratan ise Ehrimen’dir. –Bununla şeytanı kastetmektedirler-” Sonra bunlar, Ehrimen’in de Yezdan gibi ezeli mi, yoksa onun yaratığı mı olduğu konusunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir.(8)

İKİNCİSİ: ŞİRK-İ TEB‘ÎZDİ
Birçok ilahın birleşmesiyle oluşan bir ilah türetmek ya da bir ilahın, birçok parçaların birleşmesinden oluştuğuna inanmaktır. Hristiyanların şirki gibi... Çünkü onlar, varlık, ilim ve hayat olmak üzere üçlü uknûmu türetmiş, bunların üçünün de ilahlığına hükmetmiş ve gerçek ilahın bu üç şeyin sentezi olduğuna inanmışlardır. Bu üçünün toplamının bir ilahı oluşturduğunu söylemişler, bir tek zatı bu üç sıfata bölüştürmüşlerdir. Aklı başında olan bir insanın kabul edemeyeceği bir şeydir bu.

ÜÇÜNCÜSÜ: ŞİRK-İ TAKRÎBDİR
Allah’a yaklaştırması için yüce Allah’tan başka şeylere ibadet etmektir.(9) Daha önceki putperestlerin şirki gibi… Ki bunlar, kendilerini son derece, alçak, basit ve değersiz şeyler olarak gördükleri için, ulu Mevlâ’ya ibadet etmelerinin büyük bir saygısızlık olacağı kanaatine varmışlar ve böylece O’na, O’nun katında kendilerinden daha fazla değer yükledikleri –melekler, güneş, ay, yıldızlar, ateş ve benzeri gibi- şeylere ibadet etmekle yaklaşacakları vehmine kapılmışlardır. Sonra bunlar, ibadet için seçtikleri şeylerin gaybetini (görünmezlik veya yok oluşlarını) tecrübe edince, kaybolan veya yok olan bu mabudları için temsili putlar ve heykeller yapıp, artık onlara ibadet ile meşgul oldular. Niyetleri, simgesel heykelini yaptıkları o varlığa yaklaşmak ve son aşamadaki maksatları ise, bu yolla ulu Mevlâlarına (yani Allah’a) yaklaşmak idi. Fakat şeytan onların akıllarıyla oynadı ve onları sapıklığa düşürdü.

DÖRDÜNCÜSÜ: ŞİRK-İ TAKLÎDDİR
Allahü Teâlâ’dan başkasına, başkalarını taklit ederek ibadet etmektir. İlk defa putların heykellerini yapıp onlara tapanlardan sonra gelenlerin şirki böyledir. Bunlar, sürekli babalarının ve dedelerinin onlara ibadetle meşgul olduklarını göre göre şöyle düşünmeye ve demeye başlarlar: “Biz atalarımızı bu ümmet (din) üzere bulduk ve biz de onların izinden yürüyoruz.”(10) Ataları gibi, bunlar da apaçık bir sapıklık içindedirler.

BEŞİNCİSİ: ŞİRKÜ’L-ESBÂBDIR
Tabiatta meydana gelen her türlü olayda bütün etki ve tesiri olağan sebeplere bağlamaktır. Filozoflar, tabiatçılar (natüralistler, pozitivistler) ve (cahil) mü’minlerden onların peşlerine düşenlerin şirki böyledir. Bunlar, doymanın yemek yemekle, kanmanın su içmekle, soğuk ve sıcak gibi dış etkilerden bedeni korumanın elbise giymekle, aydınlanmanın güneşle vb. bağlantısına bakarak, o cahillikleriyle –gerek doğal yollarla ve gerekse Allah’ın kendilerinde yarattığı bir güç vasıtasıyla- bu şeylerin o nesnelere bağlı olarak meydana geldiği üzerinde durmuşlar ve onların meydana gelmesinde mutlak etkin (müessir) olduğu fikrine varmışlardır. Tabii ki bu bir yanılsamadır. Yanılgılarının nedeni, duyusal algı ile akıl idrakini (ampirik olanla rasyonel olanı) birbirine kıyaslamalarıdır.11 Şöyle ki: Onların gözlemledikleri olgular, yalnızca bir şeyin başka bir şeyin yanı sıra veya onun ardınca etkilenmiş olmasından ibarettir ki bu, duyumun verisi ve sahasıdır. Olgulardaki gerçek etkiye gelince, o his ve duyumla algılanmaz. Aksine ancak akıl sayesinde idrak edilebilir.

ALTINCISI: ŞİRKÜ’L-AĞRÂZDIR
Bu da, yüce Allah’tan başkası için amel etmektir. Mürâîlerin ve gösteriş meraklılarının şirki böyledir. Bunlar, Allah tarafından emredilmiş olan bir vâcibi veya mendûb bir ameli işlerken ve Allah tarafından yasaklanmış bir haram yahut mekrûh (çirkin görülmüş) bir eylemi bırakırken Allah’ın rızasını değil de, kulların hoşnutluğunu gözetirler. Maksatları, Allah’ın kullarından kimisinin övgüsüne nail olmak veya sevgisini kazanmak yahut bu tür davranışları vasıtasıyla insanlara baş olmak veya insanlardan gelecek bir mala kavuşmak ya da onların yergi ve kınamasından sakınmaktır. Yani, cennet hurileri, köşkleri ve nimetlerine ulaşma arzusu ve cehennem azabından kurtulma endişesi gibi ulvî emellerden soyutlanmış amaçlardır.
Onlarda bu halin oluşmasının sebebi, herhangi bir menfaat veya zararın başkalarından gelebileceği derecesinde yüce Allah’ı birlemeyi (tevhîdi) unutmaları ve yaratılmışların fayda ve zarara (mutlak) kadir oldukları vehmine kapılmalarıdır. Öyle ki yaratılmışlara itaatte son derece itinalı olmuşlar, onlara boyun eğmenin, hem dünya ve hem de ahirette yarar temin etme veya zarara uğrama noktasında (kesin) etkili olduğunu tevehhüm etmeye başlamışlardır. Oysa durum bunun tersinedir. Eğer onlar, zihinlerinde bütün oluşları yalnızca Allah’ın yarattığı ve O’nun dışındaki hiçbir şeyin hiçbir şeyde tesiri olmadığı gerçeğini canlı tutabilselerdi, muvaffak kılındıkları itaatlere (varsa eğer) ancak yüce Allah’ın buyruğunu eda etme niyetiyle yönelirler, O’nun dışında hiç kimseye boyun eğmezlerdi. Sonra itaat ettikleri vakit, karşı taraftan bir zorlama ve hak beklentisi olmaksızın, sırf Allah’ın fazlından vaat ettiği hayrı umarak bu işe yönelirlerdi.

ŞİRK ÇEŞİTLERİNİN HÜKÜMLERİ
Sayılan şirk çeşitlerinden ilk dördü; yani şirk-i istiklâl, şirk-i teb‘îz, şirk-i takrîb ve şirk-i taklîd icmâ ile küfürdür. Altıncısı, yani şirkü’l –ağrâz da icma ile masiyettir (günahtır). Beşincisi olan şirkü’l-esbâbın hükmü ise tafsilâtlıdır. Şöyle ki: Bu tür şirke düşenler, sebeplerin tesirine olan inançları bakımından kendi aralarında birkaç guruba ayrılırlar. Onlardan kimileri, bu sebeplerin kendilerine mukârin (yakın) olan şeylerde tabiatıyla ve hakikaten etkili olduklarına inanırlar. Bu inançta olanların küfründe ihtilâf yoktur.
Sebepler şirkine düşenlerin bazısı da şu inanca sahiptir: “Bu sebepler kendi tabiatları icabı ve gerçekten etkili değildirler. Aksine Allah’ın kendilerine verdiği bir güç sayesinde sözkonusu etkileri gösterirler. Eğer Allah onlardan bu gücü çekip alsa bir etkileri kalmaz.” Bu inanışta, mü’minlerin avamından pek çoğu da onlara uymaktadır. Böyle bir inanışa sahip olmanın bid‘at olduğu hususunda ihtilaf yoktur. İhtilaf, bunun küfür olup olmadığı noktasındadır.
Anılan şirk çeşitlerinden biri kendisinde bulunup da, nefsinden onu izale etmeye ve halini düzeltmeye çalışmayanın –son derece zühd ve salâha riayetkâr olsa da- kötü bir sonla ölmesi muhtemeldir. Zira bu zühd ve salâhı, ona, ancak Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün sünnetine uygun sahih bir inanca sahip olmakla fayda sağlayabilir. Kitap ve Sünnete uygun bir inanca sahip olmayıp, aksine onlara ters düşen bozuk bir itikada sahip kimsenin, bu salâh ve zühd halinin kendisine bir yararı olmaz.

2) MASİYETLERDE ISRAR
Allah’a isyan özelliği taşıyan fiillerde ısrara gelince… Burada kötü sonla ölme, kişinin kalbinde onlara karşı bir ülfet belirmesiyle olur. Şöyle ki: İnsanın ömrü boyunca alışkanlık (ülfet) kazandığı şeylerin hepsi, ölüm anında hatırına gelir. Eğer önceden meyli daha çok taatlere idiyse, ölüm anında hatırına gelen yine taatler olur. Yok, önceden eğilimi daha fazla masiyetlere idiyse, ölüm anında da bunların anısı yakasını bırakmaz. Hatta olabilir ki, ölüm anında tevbe edemeden, şehevî arzularından veya masiyetlerden biri zihnini meşgul etmekte baskın çıkar da, kalbi ona bağlanıp kalır ve bu durum, Rabbi ile kendisi arasında bir hicaba (engel haline) dönüşerek, Peygamberimizin (s.a.v.); “Masiyetler küfrün habercisidir”(12) buyurduğu gibi, hayatının son deminde şekavetine (bahtsızlığına) sebep olur. Hiçbir günah işlemeyen yahut işlese de tevbe eden kimse ise bu tehlikeden uzaktır.

3) İSTİKAMETTEN SAPMA
Doğru yolda duramayıp istikametten sapmak da, kişide eğriliğin tezahür etmesiyle olur. Şöyle ki: Başlangıçta dosdoğru olup da, sonradan halini bozan ve başlangıçtaki durumundan çıkan kimse için, bu hali, kötü bir sonla dünyadan ayrılmasına sebep olur. İblis gibi ki, başlangıçta meleklerin reisi, öğretmeni ve ibadette en gayretlisi idi. Hatta söylendiğine göre; yedi kat gök ve yedi kat yer içinde secde etmediği bir karış yer kalmamıştı.(13) Sonra Allah tarafından Hz. Âdem’e (a.s.) secde etmekle emredilince diretti, büyüklendi ve küfredenlerden oldu.
Allahü Teâlâ’nın kendisine âyetlerinin bilgisini verdiği Bel‘am b. Baûrâ başka bir örnektir. Böyle iken o, dünyada biraz daha fazla kalma arzusu ve hevasına uymak suretiyle bunlardan sıyrılıp çıkmış ve şeytanın vesvesesi ile azıp sapıtanlardan (gavîlerden) olmuştur.(14) Yine bu konuda, şeytan’ın kendisine “İnkâr et!” diye telkinde bulunduğu âbid Barsis de büyük bir örnek oluşturur.(15) O, şeytanın bu sözüne uyarak küfrü seçtiği vakit, şeytan derhal yan çizmiş ve “Ben senden uzağım. Ben âlemlerin Rabbi’nden korkarım!” demiştir. Şüphesiz şeytan ilk önce onu kışkırtıp azdırmış, küfredince de, azapta onunla ortak olmaktan korkarak ondan uzaklaşmıştır. Böylece o adamın küfrü, kendisine hiçbir yarar sağlamamıştır. Nitekim yüce Allah, o ve şeytan hakkında şöyle buyurur: “Her ikisinin de akıbeti, cehennemde ebedî kalmaktır. İşte zalimlerin cezası budur!”(16)
4) İMAN ZAFİYETİ
Îmandaki zafiyete gelince... Bu da, kişinin kalbinde yüce Allah’a olan sevgisinin zayıflamasıyla ortaya çıkar. Îmanında zafiyet beliren kimsenin kalbini, artık Allah sevgisine hiçbir yer kalmayacak şekilde dünya sevgisi kaplar. Ancak ruhunun çırpınışları ve feryadı kalır ki, bunun da, hevaya muhalefet, günahlardan el çekme ve taatlere teşvik etme konusunda hiçbir etkisi görülmez. Böylece o kişi, şehevi arzuların kucağına ve günah bataklığına yuvarlanıp gider. Dahası, günah kirleri kalbi üzerinde birikir ve gitgide o cılız imandan kalan ışığı da söndürür. Kendisine can çekişme gelip, sevgiyle bağlandığı dünyadan ayrılacağını anladığı vakit bu kötü durumu Allahü Teâlâ’dan bilir. Zira terk etmeyi bir türlü içine sindiremeyecek ve ayrılmadan dolayı büyük elem duyacak derecede dünya tutkusu kendisine egemen olmuş durumdadır. Hatta bu durumdaki kişinin kalbinde Allah’a karşı sevgi yerine buğzun belirmesinden korkulur. Eğer tam o esnada ruhu bedeninden çıkacak olursa, bu an, onun en kötü anı olur ve ebedi helake düşer.

Kişiyi bu vartaya sürükleyen sebep, dünya sevgisi, dünyaya yönelmek, onunla ferahlamak ve Allah sevgisinin zayıflamasını beraberinde getiren iman zafiyetidir. Bu durum, halkın büyük çoğunluğunu kuşatan çetin bir hastalıktır.(17)
Bu vartadan kurtulmak isteyen kimsenin yapması gereken şey; kalbinden dünya sevgisini çıkarıp inancını düzelttikten sonra, günahlardan, günahları seyretmekten ve onları işleyenleri izleyip gözlemekten kaçınmak, buna karşın Allah sevgisinin semeresi olan taatlere devam göstermektir.
Yalnız burada bilinmesi gereken husus, Allah sevgisinin, ancak Allah’ı tam manasıyla bilmekten (marifetullahtan) sonra tasavvur olunabileceğidir. Çünkü insan bilmediğini değil, ancak bildiğini sevebilir. Allah’ı gereği gibi tanıyıp, kendisine ve başkalarına ulaşan bütün nimetlerin O’ndan olduğunu bilen kimse, elinde olmadan O’nun sevgisine kapılır. O’nu sevince de, rızasını kazanmaya çalışır, O’nun öfkesini mucip olan şeylerden sakınır. Böylece O’nun ihsanına ve vaat ettiği cennetine girmeye layık olur. Yüce Allah bize bunu müyesser eylesin.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(1) Hadis bir çok kaynakta geçmektedir. Bunlardan bazıları: Begavî, Mesâbîh, c. 1, s. 133, Hd. 62; Buhârî, Sahîh, c. 8, s. 124, Hd. 6607; Müslim, Sahîh, c. 1, s. 106, Hd. 178; Taberânî, Mu‘cemü’l-Kebîr, c. 6, s. 143, Hd. 5784; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 335, Hd. 22886; Tebrizî, Mişkâtü’l-Mesâbîh, c. 1, s. 31, Hd. 83. (Not: İbare Buhârî’nin Sahîh’inden alınmıştır.)
(2) Yorum benzerliği için bkz. Şerefüddîn Tîbî, Kâşif, c. 2, s. 535; Aliyyü’l-Kârî, Mirkâtü’l-Mesâbîh, c. 1, s. 155.
(3) Hz. Ali’den (r.a.) rivayet edilmiştir. Begavî, Mesâbîh, c. 1, s. 134, Hd. 64; Buhârî, Sahîh, c. 6, s. 171, Hd.4949; Müslim, Sahîh, c. 4, s. 2039, Hd. 2647; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 129, Hd. 1067; Ebû Dâvûd, Sünen, c. 4, s. 222, Hd. 4694.
(4) Bkz. Ebü’l-Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Gâfilîn, s. 42.
(5) Kur’ân-ı Kerîm, Fussılet Sûresi, Âyet: 30.
(6) Kur’ân-ı Kerîm, Cum‘a Sûresi, Âyet: 6-7.
(7) Bkz. İbnü’l-Harrât el-İşbilî, El-‘Âkıbe Fî Zikri’l-Mevt, Kuveyt: Daru’l-Aksâ, 1986, s. 180; Kurtubî, Tezkira, c. 1, s. 192 vd.
(8) Bkz. Adududdîn Îcî, Mevâkıf, c. 3, s. 65.
(9) Muhammed b. Kayser el-Efgânî “Cuhûdü ‘Ulemâi’l-Hanefiyye Fî İbtâtl-i ‘Akâidi’l-Kubûriyye” adlı eserinde bu tarifi aynen Ahmed er-Rûmî’den almıştır. (Bkz. Riyad: Daru’s-Samî‘î, 1996, c. 1, s. 382-383).
(10) Kur’ân-ı Kerîm, Zuhruf Sûresi, Âyet:
(11) İbn Hacer Askalânî, Fethu’l-Bârî, c. 10, s. 243.
(12) Bkz. Beyhakî, Şu‘abü’l-Îmân, c. 5, s. 447, Hd. 7223;Kuşeyrî, Risâle, c. 1, s. 16 ve 49; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, c. 2, s. 213, Hd. 2317; Nevevî, Minhâc Şerhu Sahîh-i Müslim, c. 11, s. 29; Aliyyü’l-Kârî, Mirkâtü’l-Mefâtîh, c. 1, s. 308 ve c. 8, s. 186; Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, c. 2, s. 470.
(13) Bu rivayete yalnızca İbnü’l-Hâc el-Kanâvî diye bilinen Şîs ibn Haydere el-Kıftî’nin “Hazzü’l-Galâsım Fî İfhâmi’l-Mehâsım” adlı eserinde rastlanılmaktadır (Bkz. Beyrut: M. Kütübi’s-Sekâfiyye, 1405 H., s. 39). İblis’in 80 bin sene ibadetle meşgul olduğu ile ilgili olarak bkz. Kurtubî, Tezkira, c. 1, s. 193; İbnü’l-Cezerî, Zehru’l-Fâih, Beyrut: Daru’l-Kütübi’l-Ilmiyye, 1986, s. 75; Hâdimî, Berîka, c. 2, s. 60 ve c. 3, s. 104).
(14) Kurtubî, Tezkira, c. 1, s. 193. Bel‘am’ın kıssası tefsirlerin çoğunda zikredilmektedir. Örnek olarak bkz. Mukâtil, Tefsîr, Beyrut: D. İhyâi’t-Türâs, 1423 H., c. 2, s. 75; Taberî, Cami‘u’l-Beyân, c. 13, s. 262; Kurtubî, El-Câmi‘u Li-Ahkâmi’l-Kur’ân, c. 7, s. 319-321.
(15) Hikayesi birçok tefsir kitabında geçmektedir. Örnek olarak bkz. Mukatil, Tefsîr, c. 4, s. 282; Begavî, Tefsîr, c. 5, s. 63-64;
(16) Kur’ân-ı Kerîm, Haşr Sûresi, Âyet: 16-17.
(17) Bkz. İmam Gazzâlî, İhyâü Ulûmiddîn, c. 4, s. 176. (Not: Sû-i hâtimeye sebep olan bu dört tehlikeyi M. Sıddık Han da, Ahmed er-Rûmî’yi kaynak göstererek aynen alıntılamıştır. Bkz. Yakazatü Üli’l-İ‘tibâr, s. 211-214)
************************
MEHMET TAŞKIN-Misak Dergisi sayı : 249

4 yorum:

  1. Rabbim bizleri gafletle gün geçirip de ansızın ölümle karşılaşan gafillerden eylemesin,

    son nefeste hatırlamanın bize faydası olacağı salih amellerle kalbimizi,elimizi,dilimizi meşgul eylesin(amin).

    YanıtlaSil
  2. PAYLAŞIM İÇİN TEŞEKKÜRLER BİZ HİÇ ÖLMEYECEKMİŞ GİBİ BU DÜNYA İÇİN ÇALIŞIP DURUYORUZ.ALLAHIM İNŞALLAH SALİH KULLARINDAN OLURUZ.

    YanıtlaSil
  3. sevgi makedonya10 Mart 2013 21:43

    Rabbimiz Hasr suresinde "Allah'i unutan ve bu yuzden Allah'inda kendilerine ,kendilerini unutturdugu kimseler gibi olmayin"buyuruyor.Cumlemiz Allahin rizasina uygun yasayip son nefesimizdede tevhid uzerine O'na kavusmayi nasip etsin.Canim kardesim degerli hatirlatmalariniz icin Allah razi olsun sevgilerimle.....

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Amiiin canım kardeşim benim,
      Rabbim cümlemizden de razı olsun,O'na(c.c)emanetsin,
      sevgilerimle...

      Sil

HERKES YORUM YAPABİLİR,
siteniz veya bloğunuz yoksa ,profil seçin bölümünden Adı/URL yazan kısma tıklayın ,Ad yazan kısma adınızı ve soyadınızı yazın,
(yorumlarınızda iki isim kullanmanız,aynı isimle yazan diğer kardeşlerimizle karıştırılmamanız için önemli)
URL kısmını doldurmasanız da olur,yorumunuzu yazıp,

" YAYINLA "

yazısına tıkladığınızda yorumunuz gelir,ilginize çok teşekkür ederim.

KUR'AN IŞIĞINDA ÖLÜM, KIYAMET, AHİRET.....Mutlaka dinleyin...

BU SİTEDE YER ALAN KONULAR

Translate

Blog Archive

Bu gadget'ta bir hata oluştu

yasal uyarı

Protected by Copyscape DMCA Takedown Notice Search Tool HAYATCEMRESİ Adlı sitede yayınlanan tüm içerik hayatcemresi2.blogspot.com'a aittir.Hiçbir şekilde izinsiz kullanılamaz.
 
Copyright © HAYATCEMRESİ - Blogger Theme by BloggerThemes & freecsstemplates - Sponsored by Internet Entrepreneur