بسم الله الرحمن الرحيم

بسم الله الرحمن الرحيم
(İnsanları) Allah'a çağıran,iyi ve faydalı iş yapan ve "Ben müslümanlardanım" diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır?
Fussilet suresi 33.ayet

Kutlu Doğum Programları ile Yerleştirilmeye Çalışılan Soft Peygamber Algısına Reddiye

Henüz 29 Yaşında Hakka Yürüyen bir Şehid'in Dilinden Muhteşem Bir Sohbet

26 Ocak 2012 Perşembe

MÜSLÜMANLARI FELAKETE SÜRÜKLEYEN BEŞ KÖTÜLÜK

Müslümanları Falâkete Sürükleyen Beş Kötülüğün Keyfiyeti

HAZRETİ ABDULLAH İBN ÖMER (ra) rivayet etti: “Allah Rasûlü (sas) bize yönelerek şöyle buyurdu: “Ey muhacirler topluluğu! Şu beş kötülük meydana geldiğinde haliniz ne olur? Bu kötülüklerin sizde olmasından veya sizin o kötülüklere yetişmenizden Allah’a sığınırım. O beş şey şunlardır:

1. Bir millette fuhuş (zina) yaygınlaşır ve açıktan yapılırsa, muhakkak ki o toplumda taun (veba) hastalığı ve geçmiş milletlerde görülmeyen hastalıklar ortaya çıkar.
2. Bir millet, ölçü ve tartıda adaletsizlik yaparsa; muhakkak ki, kıtlık, geçim zorluğu ve başlarındaki idarecinin zulmüyle cezalandırılırlar.
3. Bir millet, mallarının zekâtını vermeyecek olursa, gökten yağmurları kesilir de; hayvanları olmasa kendilerine hiç yağmur yağdırılmaz.
4. Bir millet, Allah ve Rasûlü ile yaptıkları ahdi bozar (verdikleri sözü tutmazlarsa); Allah kendilerinden olmayan düşmanı onlara musallat eder de, düşman onların elinde olanların bazısını alır.
5. Bir milletin idarecileri Allah’ın kitabı ile hükmetmedikleri ve Allah’ın indirdiği hükümlerden işlerine geleni seçtikleri zaman; Allah onların azabını kendi içlerinden verir. Onları aralarındaki fitne, fesat ve anarşiyle cezalandırır.” (İbn Mace, Kitabu’l Fiten)
1. “Bir millette fuhuş (zina) yaygınlaşır ve açıktan yapılırsa, muhakkak ki o toplumda taun (veba) hastalığı ve geçmiş milletlerde görülmeyen hastalıklar ortaya çıkar.”:
Fahşa kelime olarak; İslâm şeriatının yasakladığı çirkin iş, yüz kızartıcı söz veya davranış demektir. Misal, kötü ahlâk; gerçekten cimrilik; ilahi sınırı aşan her şey ve çok çirkin olan zina olayı birer fahşadır.
Allah Teâlâ, gizli olsun açık olsun; sözle olsun fiil ile olsun, fuhşun her türlüsünü haram kılmıştır. Nitekim O şöyle buyurmaktadır: “…Fevâhişin (her türlü kötülüğün) açığına da gizlisine de yaklaşmayın…” (En’am, 151)
Yüce Mevlâ’mız yalnızca fuhşu yasaklamakla kalmıyor, ona yaklaşmayı dahi haram kılıyor ve yasaklıyor. Böylece fahşaya giden tüm kapılar kapatılmış oluyor. Çünkü Allah Azze ve Celle kötü ve çirkin olan (fahşa olan) hiçbir şeyi asla emretmez. Nitekim Hak Teâlâ buyuruyor: “…Allah fahşayı (kötülüğü) emretmez…” (A’raf, 28)Müslüman şahsiyet, sözlerinde ve fiillerinde şer-i şerifin çizdiği sınırları asla ihlal etmez. Çünkü o, güzelliğin ve temizliğin numunesidir. Nitekim tek önder ve örneğimiz olan Muhammed(sas) şöyle buyuruyor: “Kötü söz (fahşa kelâm), girdiği her meclisi kirletir ve kötü gösterir.” (Tirmizi, Birr)
Cahiliyenin hâkim olup, cehaletin hüküm sürdüğü toplumlarda, fuhşiyatın her türü, hâkim güçler tarafından özellikle teşvik edilir. Misal; günümüzde de maalesef pek çok gördüğümüz resmi genelevleri, randevu evleri, ahlaksız filimler, romanlar, hikâyeler, fıkralar, resimler, tablolar, piyesler, balolar, danslı gösteriler vb. fuhşiyat kaynakları özellikle teşvik edilip, desteklenmektedir. Çünkü cahiliye döneminde fuhuş; insanların insanlık onurlarının satılması pahasına da olsa, zalimler için bir kazanç yoludur. Bu rezalet dün böyle idi, bugün de böyle ve cahiliye hâkim olduğu sürece yarın da böyle olacaktır.
Muhammed Ali Sabuni, bu hususta şunları zikretmektedir: “Araplardan bazıları genç kız ve cariyeleri bir eve oturtarak zina yaptırırlardı. O evde fuhuş yapıldığının herkes tarafından bilinmesi içinde kapıların üzerine bir bayrak asarlardı. Şayet bu evlerdeki kadınlardan birisi, bu rezaleti işlemeye yanaşmazsa, efendisi onu zorlayarak yaptırırdı.” (M. A. Sabuni, Ahkâm Tefsiri)
Günümüzde beyaz kadın ticareti yapan çeteler ve genelevi patronları vardır. Tâgûtî iktidarlar “genelev sistemini” benimsemişlerdir. Fahşanın ve fuhşun yayılması, şeytanın velâyetini kabul eden iktidarlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla kötülüklerin önlenmesinin farz olduğuna inanan her insan, tâgûtî iktidarlara karşı mücadele vermek zorundadır. Fahşanın ve fuhşun başka türlü önlenmesi mümkün değildir. Her tâğûtî güç bir fahişedir. Bu hakikat asla unutulmamalıdır. (Yusuf KERİMOĞLU, Kelimeler Kavramlar)
Fahşa hareketleri yayanlar için Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Şüphesiz müminler arasında fuhşiyatın yayılmasını sevenler için dünyada rezillik ve ahirette çok acıklı bir azap vardır...” (Nûr, 19)
Fuhuş, yalnızca ahlâksızlık ve günah kiri olarak kalmayıp, pek çok hastalık ve musibetin de kaynağıdır. Allah Azze ve Celle, değer verip halife olarak yarattığı kullarına tertemiz teslim ettiği dünyayı, tertemiz tutmalarını istemektedir. Çünkü günah kiri, yalnızca o günahı işleyenleri değil; havayı, toprağı, suyu, bitkileri, hayvanları, melekleri ve diğer insanları da kirletip rahatsız eden kötü ve bulaşıcı bir pisliktir.
Hiçbir Müslüman böyle bir kötülüğe asla bigâne kalamaz. Nitekim sessiz kalmak bile bu fuhşiyatı onaylamak anlamına gelir ki; kötülerin işledikleri yüzünden hâsıl olan musibetler, yalnızca o kötüleri değil, sessiz kalan iyileri de vurur. Bu, ilahi adaletin bir tezahürüdür. Çünkü ya iyi olur, ya da iyilerin yanında olursunuz. Kötülüğe sessiz kalmak ise kötülerin safında olduğunuzun bir göstergesidir ki, onlara gelecek musibetlere ortaksınız demektir.
2. “Bir millet, ölçü ve tartıda adaletsizlik yaparsa; muhakkak ki, kıtlık, geçim zorluğu ve başlarındaki idarecinin zulmüyle cezalandırılırlar.”:
Yüce Mevlâ’mız, olası sıkıntıları başımıza getirecek olan şu musibete karşı bizleri peşinen ve güzel bir uyarışla uyarmaktadır. O, şöyle buyuruyor: “Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terazi ile tartın. Bu, hem daha iyidir hem de neticesi bakımından daha güzeldir.” (İsrâ, 35)
Rasûlullah(sas), Medine’ye hicret ettiğinde, ashabını ilk uyardığı konulardan birisi; ölçü ve tartıda dürüst olmaları yönündedir. Abdullah İbn Abbas(ra) anlatıyor: “Rasûlullah (sas) ölçek ve terazi kullananlara şöyle hitap etti: “Sizler bizden önce gelip geçmiş kavimleri helâk eden iki işi üzerinize almış bulunmaktasınız.” (Tirmizi)
Ölçü ve tartıda hile yapmak, sahtekârlığın ve aldatmacanın en çirkinlerinden olup, kul hakkına tecavüz etmektir. Bu da toplumda güven duygusuyla, karşılıklı sevgi ve saygıyı bitirir. Toplumları iflasa götürür.
Bunun içindir ki, ölçü ve tartıda hilekârlığın cezası çok çetin olacaktır. Bu konuda Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor: “İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam, onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise noksan yapan hilekârlara yazıklar olsun.” (Mutaffifin, 1-3)
Ayet ve hadis-i şeriflerde belirtildiğine göre; alım satımdaki bu sahtekârlık öyle kötü bir ameldir ki, cezası hemen bu dünyada verilmeye başlar. Bu ceza sadece sahtekârlara değil, onların yaptıklarına sessiz kalan tüm topluma sirayet eder. Hangi toplumda bu zulüm işlenirse kıtlık, bereketsizlik ve idarecilerin zulmü herkesin belini kırar. İnsanları mutsuz eder.
Bu kötü fiili işlemeleri sebebiyledir ki, Allah Teâlâ, Şuayb(as)’ın kavmi olan Medyen ve Eykelileri helak etmiştir. Görüldüğü gibi şu çirkin amel, toplumların helakini getirecek kadar kötü bir iştir. Hak Teâlâ buyuruyor: “Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zalimlere erişmekle kalmaz. (umuma sirayet ve hepsini perişan eder)Biliniz ki Allah’ın azabı şiddetlidir.” (Enfal, 25)
Hâlbuki ölçü ve tartıda adil olunduğunda güven, saygı ve sevgi artacaktır. Allah Azze ve Celle, adil tacirlerin kazançlarını bereketlendirecektir. O haramı terk ettiklerinde, Yüce Mevlâ’mız; haramdan kazanacaklarından daha hayırlısını helâl yoldan verecektir. Nitekim Hasan Basri der ki: “Bize nakledildiğine göre Rasûlullah(sas) şöyle buyurmuştur: “Bir kimse bir haram işleme kudretini bulup da, bu haramı sadece Yüce Allah’ın korkusundan dolayı terk ederse; mutlaka Allah ahiretten önce acilen ona, onun yerine bundan daha hayırlısını verecektir.” (Tefsirü’l Münir, 6/68)
3. “Bir millet, mallarının zekâtını vermeyecek olursa, gökten yağmurları kesilir de; hayvanları olmasa kendilerine hiç yağmur yağdırılmaz.”:
Allah Teâlâ’nın, namaz ile beraber ve namazdan sonra en çok zikrettiği ibadet zekâttır. Zekât; Allah(cc)’ın zengin kullarının elleriyle fakir kullarına gönderdiği bir hediyesi olup, zenginler için sorumluluğunu yerine getirmede bir samimiyet göstergesidir. Zekât; toplumda ülfeti, kaynaşmayı, sevgi bağlarını oluşturan ve kuvvetlendiren; toplumdaki kardeşlik duygularını ziyade artıran bir ameldir. Onun içindir ki, Allah Azze ve Celle emrediyor: “Namazı tam kılın ve zekâtı hakkıyla verin…” (Bakara, 43)
Rasûlullah(sas) bu konuda bizlere şöyle buyurmaktadır: “Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in, Allah’ın elçisi olduğuna şehadet edinceye, namazı kılıp zekâtı verinceye kadar insanlarla savaşmam bana emrolundu. Bunları yaparlarsa, -İslâm’ın hakkı olan hadler hariç- canlarını, mallarını benden korumuş olurlar. Gerçek durumlarının hesabını görmek ise Allah’a kalmıştır.” (Buhari)
Namaz, oruç, hac gibi ibadetlerde Allah(cc)’ın hakkı varken, zekâtta hem Allah(cc)’ın hem de kulların hakları vardır. O kullar ki; fakirler, dullar, yetimler, miskinler ve yolda kalmışlardır... Zenginin malından hak sahibi olan o kullar ki; imkânsızlıktan dolayı hayatlarını bile idame ettirememekte ve sefillik içinde ölmektedirler. Zekât verme imkânı olup da vermeyenler; Allah(cc)’ın hakkına isyan ile beraber, imkân yönünden en düşük olanların hatta hiç imkânı olmayanların haklarını ve ümitlerini çalmışlardır.
Zekâtı vermemek fakirlerin malını gasp hükmünde bir zulümdür. Allah Teâlâ’nın bu kadar değer verdiği böyle güzel bir ibadeti terk edip ve kul hakkını gasp etmenin cezası ise; yalnızca zalimlere değil, o zalimlerin yaşadığı toplumdaki herkese sirayet eder.
Zekâtı vermeyenlere; işledikleri şu zulmün hesabı hem bu dünyada sorulur hem de ahirette sorulur. Halife, zekâtını vermeyerek fakirin hakkını gasp eden zalimlerden bu hakkı alıp sahiplerine ulaştırır. Ahirette ise zekât vermeyenlerin cezası, haşir günü daha Arasat meydanında başlayacaktır. Nitekim Ebu Hureyre(ra)’ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Rasûlullah(sas) şöyle buyurmaktadır:
“Zekâtı verilmeyen her altın ve gümüş, kıyamet günü ateşte kızdırılarak plaka haline getirilip sahibinin yanları, alnı ve sırtı bunlarla dağlanır. Bu plakalar soğudukça, süresi elli bin sene olan bir günde kullar arasında hüküm verilinceye kadar sahibine azap için dağlama tekrarlanır. Nihayet cennete mi cehenneme mi gidecek olan yolu kendisine gösterilir.”
‘Ey Allah’ın Rasûlü! Peki, zekâtı verilmeyen develerin durumu nedir?’ dediler.
Rasûlullah(sas) şöyle buyurdu: “Hakkı (zekâtı) ödenmeyen her devenin sahibi de -ki subaşlarına geldikleri zaman sağılıp sütünün muhtaçlara dağıtılması da bu haklar arasındadır- kıyamet günü düz ve geniş bir sahaya yatırılır. O develer de en semiz hallerinde ve bir tek yavru bile dışarıda kalmamak şartıyla o kişiyi ayaklarıyla çiğner ve dişleriyle ısırırlar. Öndekiler geçtikçe arkadakiler gelir (aynı şeyi yapar). Süresi elli bin yıl olan bir günde insanlar hakkında hüküm verilinceye kadar bu böyle devam eder. Nihayet cennete mi cehenneme mi gidecek olan yolu kendisine gösterilir.”
‘Ey Allah’ın Rasûlü! Sığırlar ile koyunların durumu ne olacak?’ dediler.
Rasûlullah(sas) şöyle buyurdu: “Hakkı (zekâtı) verilmemiş her sığır ve koyun sahibi de, kıyamet günü düz ve geniş bir yere yatırılır. İçlerinde eğri boynuzlu veya boynuzsuz veya boynuzu kırık bir tane bile hayvan bulunmaksızın o hayvanlar o kişiyi boynuzları ile süser, tırnakları ile çiğnerler. Öndeki geçince arkadaki onu takip eder. Bu durum, süresi elli bin yıl olan bir günde kullar arasında hüküm verilinceye kadar devam eder. Nihayet cennete mi cehenneme mi gidecek olan yolu kendisine gösterilir.”
‘Ey Allah’ın Rasûlü! Ya atların durumu nedir?’ dediler.
Rasûlullah(sas) şöyle buyurdu: “Atlar üç sınıftır: Kişi için yük ve vebal olan at vardır, örtü olan at vardır, ecir ve sevap olan at vardır Yük ve vebal olan at; sahibinin sırf çalım satmak ve İslâm’a düşmanlık yapmak için beslediği attır. Bu, o adam için vebaldir. Örtü olan at; sahibinin Allah rızası için beslediği, binit ve koşum olarak üzerindeki Allah’ın hakkını ödediği, iyice bakıp gözettiği attır. Bu at sahibi için bir perde ve örtüdür. Ecir ve sevap olan ata gelince; o da sahibinin Müslümanlara yardımcı olmak maksadıyla Allah yolunda besleyip çayır ve bahçelerde otlattığı attır. Atın o çayır veya bahçeden yediği ve çıkardığı şeyler sayısınca sahibine iyilik yazılır. Hatta at ipini koparıp da bir-iki tur atarsa, onun izleri ve pislikleri adedince sahibine iyilik yazılır. Ya da sahibi sulamak niyeti olmadığı halde onu bir nehir kenarından geçirirken at su içecek olsa, Allah onun içtiği su yudumları adedince sahibine iyilik yazdırır.”
‘Ey Allah’ın Rasûlü! Peki ya eşeklerin durumu nedir?’ dediler.
Rasûlullah(sas) şöyle buyurdu: “Eşekler konusunda bana bir hüküm indirilmedi. Ancak bu hususta şu, özlü ve toplayıcı bir ayet vardır: “Her kim zerre miktarı hayır işlerse onu görür. Her kim de zerre miktarı şer işlerse onu görür.” (Zilzal, 7-8) (Müslim, Zekât)
4. “Bir millet, Allah ve Rasûlü ile yaptıkları ahdi bozar (verdikleri sözü tutmazlarsa); Allah kendilerinden olmayan düşmanı onlara musallat eder de, düşman onların elinde olanların bazısını alır.”:
Ahd; misak, söz verme, sözleşme ve kavilleşme gibi manalara gelir. Kulun en önemli ahdi, hiç şüphesiz Allah Teâlâ ile ‘Elest’ bezminde yapmış olduğu ‘Ahd-ü Misak’tır. Bu ahit ile kul yaratıcısını bilip tanımıştır. Öyle ki, Rabbi ile tanışmakla kalmayıp, bir tek ilah ve rab olarak O’nu kabul ettiğine dair de söz vermiştir. Nitekim Allah Azze ve Celle buyuruyor: “Hani Rabbin, Âdemoğullarının bellerinden zürriyetlerini alıp onları kendilerine şahit tutarak; ‘Ben sizin Rabbiniz değilmiyim?’ demişti. Onlar da; ‘Şahit olduk (Sen bizim Rabbimizsin) demişlerdi…” (A’raf, 172)
Âdemoğlunun bazen ahdini bozduğuna hepimiz şahit olmaktayız. Oysaki yüce dinimizde ahdi bozmak çok büyük bir günah ve haramdır. Ahde vefa göstermemek; aynı zamanda verdiği sözden caymak olur ki; bu hal, Rasûlullah(sas)’ın bildirmesiyle münafıklığın alâmetlerinden bir alâmettir.
Müslüman şahsiyet ister Allah(cc) ile olsun, ister kullar ile olsun yapmış olduğu ahdini mutlaka yerine getirir. Çünkü Yüce Mevlâ’mız, hayat rehberimiz olan Kur’an-ı Mübin’de, Müslümanların vasıflarını sayarken; “(O mü’minler ki,) emanetlerini ve ahitlerini yerine getirirler.” (Mü’minun, 8) buyurmuştur. Öyle ki, ahde vefa; kulun Allah(cc)’a kul oluşunun en güzel göstergelerindendir.
Rasûlullah(sas)’a verilen ahid tıpkı Allah(cc) ile yapılan ahid gibidir. Çünkü Yüce Rabbimizin göndermiş olduğu şu ulvî dini bize getiren, öğreten ve hayata hâkim kılan O’dur. Bizler o Rahmet Nebisi(sas)’nin inandığı gibi inanır ve O’nun yaşadığı gibi yaşarsak işte o zaman Rasûlullah(sas) ile yaptığımız ahitlerimize sadığız demektir.
Müslüman şahsiyetin Allah(cc) ile yapmış olduğu ahdini bozması; Hak Teâlâ’nın ‘yap’ dediklerini yapmayıp, bilâkis ‘yapma’ dediklerini ise yapmasıdır. Rasûlullah (sas) ile olan ahdini bozması ise; O’nun pak sünnetini terk etmesidir ki, bunlar büyük bir felâkettir. Hâlbuki bu noktada ahdimizin sahih olabilmesi için Allah Azze ve Celle bizlere, uymamız gereken ölçüyü şöyle bildiriyor: “Ey iman edenler Allah’a itaat edin ve Rasûle itaat edin…” (Nisa, 59)
Ahde vefa; toplumda güven ve birliği sağlarken; ahde ihanet ise güven ve itimadı yok eder. Toplumda kargaşa, başıbozukluk, fitne ve terör oluşur. Cemiyette bunalım artar ve böyle bir toplum düşmanları karşısında asla bir varlık gösteremez. Allah Azze ve Celle de işledikleri bu cürümden dolayı düşmanlarını onlara musallat eder de; o düşman, ahitlerine vefa göstermeyen toplumun ellerindekinin bir kısmını onlardan alır.
Ahitlere vefa gösterilmediği bir zamanda zuhur edecek fitne karşısında müslümanın takip etmesi gereken yolu; Abdullah İbn Amr(ra)’ın anlattığına göre Allah Rasûlü (sas) şöyle bildiriyor: “Ey Abdullah İbn Amr! Ahidleri bozulup şöyle karma karışık hale gelen bir kısım ayak takımı kimselerle baş başa kalırsan ne yaparsın?”
‘Ey Allah’ın Rasûlü! Ne yapma mı tavsiye edersiniz?’ dedim. Şöyle buyurdular:
“Güzel bulduğun şeyi yaparsın, kötü bulduğun şeyi de terk edersin. Kendi yakınlarının (hallerini düzeltmeye) yönelirsin. O ayak takımı (ile de), onların cemaati ile de (uğraşmayı) terk edersin.” (Ebu Davud, Melâhim)
Ey iman edenler! Akitlerinize vefa gösterin…” (Maide, 1)
5. “Bir milletin idarecileri Allah’ın kitabı ile hükmetmedikleri ve Allah’ın indirdiği hükümlerden işlerine geleni seçtikleri zaman; Allah onların azabını kendi içlerinden verir. Onları aralarındaki fitne, fesat ve anarşiyle cezalandırır.”

“Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir… Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir… Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar fasıkların ta kendileridir.” (Maide, 44.45.47)
Allah (cc)’ın hükümleriyle hükmetmek, O’nun ilahlığını ve rabliğini kabul etmek demektir. Allah Azze ve Celle’nin bütün hükümlerine hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyet ile teslim olmayan kişi, Müslüman olduğunu iddia edemez. Zira tasdik ve teslimiyetin göstergesi; o yüce otoritenin emirlerini harfiyen uygulamak, nehiylerinden en uzaklara kaçmak ve hükümleriyle hükmetmektir. Bu imanın bir göstergesidir.
Son Rasul Muhammed (sas)’den Sûr’un üfürüleceği âna kadar bütün zaman ve bütün mekânlarda ancak Allah(cc)’ın hükmü ile hükmedilecektir. Bu konuda hiçbir kimseye muhayyerlik hakkı yoktur. Çünkü Rabbimiz olan Allah Teâlâ böyle istemektedir. Bunun muhalefetine hareket etmek Allah(cc)’ın ilahlığını reddetmek olur. O yüce otoritenin hükümlerine boyun eğmeyip, onun yerine heva ve hevese dayalı kul kaynaklı hükümleri uygulamak; hiç şüphesiz kâfirliktir, zalimliktir ve fasıklıktır.
İlahlığında, rablığında ve yaratıcılığında hiçbir ortak kabul etmeyen Allah Teâlâ; hükümranlık konusunda da ancak kendi hükümlerinin uygulanmasını istemektedir. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor: “…Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana gelmiş olan hakkı bırakıp onların hevalarına uyma…” (Maide, 48)
İster Müslümanlar arasında olsun, ister Yahudiler, ister Hıristiyanlar ve isterse dinsizler arasında olsun; ya da bunların birbirleri arasında olsun hüküm ancak Allah (cc)’ın hükümlerine göredir.
Allah (cc)’ın hükümleriyle hükmetme noktasında mesul olanlar idarecilerdir. İdare edilenler de bu hükümleri; tam bir teslimiyetle ve hiçbir sıkıntı duymadan kabullenip içlerine sindirmelidirler. Allah (cc)’ın hükümlerine rağmen kulların kanun ve yasa diye koydukları hükümler, Hak Teâlâ’nın hükümlerine muhalif olup, hak olmamakla beraber, ancak o yasayı koyanları bağlar. Diğer insanları mutlu etmesi asla mümkün değildir. Çünkü yasa yapıcıların da akılları mahdut ve hevaya dayalıdır. Allah(cc)’ın hükümleri ise, kulların hükümlerinden çok çok üstün ve bütün kulları mutlu edecek güçtedir. Zira kulları yaratan Rab Teâlâ; onların neden mutlu olacaklarını en iyi bilendir.
Hiçbir insan diğer insanlardan daha akıllı ve üstün olduğunu iddia ederek yasalar koyup, insanların da bu yasalara şeksiz şüphesiz uymalarını isteyemez. Kulların görüşleri sınırlı olduğu için daima hataya düşebilirler. Yapacağı yasalar ve koyacağı hükümler de sınırlı ve hatalı olacaktır. İnsanları mutlu etmeyecektir. Bütün bunlara rağmen, Allah (cc)’ın hükümlerine denk veya onlardan üstün yasalar yapacağını iddia etmek düpedüz ilahlık iddiasında bulunmak olur.
Allah (cc)’ın hükümlerinin dışındaki her şey; insanın insana hükmettiği ve ilahlık tasladığı bir cahiliyedir. İşte bu cahiliye insanları İslam dairesinin dışına çıkartır. Hak Teâlâ buyuruyor: “Onlar cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Ama yakine sahip bir kavim için Allah’tan daha iyi kim hüküm verebilir?” (Maide, 50)
İdareciler hiçbir iltimas, torpil, kayırma ve taraf tutma yoluna gitmeden ve kınayıcıların kınamalarına aldırış etmeden; Allah(cc)’ın hükmüyle hükmetmekle yükümlüdürler. Nitekim Rasûlullah(sas) buyuruyor: “…Allah’ın hükmünü uygulamaktan sizi hiçbir ayıplayıcının ayıplaması alıkoymasın.”(Kütüb-i Sitte, 800)
Allah(cc)’ın hükümlerinin uygulanmadığı toplumlarda kullar mutsuzdur. Mutlu olduğunu zannedenler de mutluluğun ne olduğunu bilmiyorlar demektir. Bu tür toplumlarda herkes kendi aklını ilah edindiği için ilahlar çarpışıp duracaktır. Dolayısıyla anarşi, kargaşa, fitne ve fesat hiç bitmeyecektir.

Mustafa Tuna-Misak Dergisi

13 yorum:

  1. ne diyeyi sonuna kadar okudum iki oğlum var daha çok küçükler onlara islamın bu güzelliklerini küçükten aşılamak gerek nasıl becericem bilemiyorum

    YanıtlaSil
  2. Sevgili kardeşim,Rabbim yavrularımızı hayırlı evlatlar eylesin(amin).
    Onları İslam üzre yetiştirmek hiç zor değil,çünkü onlar İslam fıtratı üzerine yaratılmışlar,bu konuda vereceğiniz her bilgiyi ve takınacağınız her güzel örneği hiç karşı çıkmadan benimseyecekler,
    ama sakın cennet cehennem ahiret gibi konuları 7 yaşından önce anlatmayın algılayamazlar,onları Allah'ile korkutmayın,devamlı Allah'ı sevdiren şeyler anlatın,ben küçük oğlumu severken sık sık "Allah sana ne güzel eller vermiş,ayaklar vermiş vb."diye söyleyerek severim,
    siz İslamın gereklerini yaparsanız onlar için en güzel örnek olursunuz,siz nasılsanız çocuğunuzda öyle olacaktır,istisnalar kaideyi bozmaz,
    Rabbim yardımcımız olsun(amin).

    YanıtlaSil
  3. canım cuman mübarek olsun
    hayırlı minsanlardan olalım
    yazın çokkk harika
    :)))))

    YanıtlaSil
  4. Yazı bana ait değil,
    Mustafa Tuna'nın yazısı,ben sadece sizlerle paylaştım :)
    hayırlı cumalar,
    sevgiler...

    YanıtlaSil
  5. Sa, Allah razı olsun çok faydalı bir yazı. Hocam çok isabetli ve hayati noktaları sözleriyle çekinmeden söylemiş yazmış ama ülkemdeki tüm ilim sahipleri gibi çkış yolu söylememiş. Biz bu dindışı hallere boyun eğerek sadece zillete düşmüyoruz aynı zamanda helak olanlarla aynı helaka uğruyoruz. Hesap günü neden ayrılmadınız allahın arzı geniş değil miydi diye sorulduğunda ne hale geliceğiz bilmiyorum. Allah cümlemize kurtuluşu nasip edecek ameller versin.

    YanıtlaSil
  6. adsız kardeşim,
    zaten bu hallerden kaçınmak bu felaketlerden beri kalmaktır,hocamız bunu açıklamış,

    ancak öyle bozuk bir düzende yaşıyoruz ki biz ne kadar kaçınsak ta ucundan kıyısından bu kötülükler bize de sirayet ediyor,

    kendi bacağından asılan koyunun kötü kokusunun bütün herkesi rahatsız ettiği gibi...

    YanıtlaSil
  7. Sevgili kardeşim, tartışma olsun diye söylemiyorum yanlış anlamayın bende bu hususlara çok kafa yorup kurtuluş yolu aradığım için söylüyorum. Felakatlerden kaçamıyoruz, tam aksine içinde olduğumuz için tabi oluyoruz, düzen bozuksa allahın kanunlarına tabi olacağımız bir beldeye hicret emri var ama şikayet etmemizde mi samimi değilizki gidenler gibi olamıyoruz, kalanlardan olunca da saflarımız bir oluyor malesef..

    YanıtlaSil
  8. esselamu aleykum
    peki bu bozuk düzenden beri kalmak ahirette bizim için yeterli olacakmı dersiniz.tabi bu konuda başka ne yapabiliriz oda meçhul.
    rabbim biz müslümanları düze çıkarsın inşaallah...
    Allah razı olsun ablacım çok güzel bir yazı imiş.

    YanıtlaSil
  9. Kardeşim,
    samimiyetinize inanıyorum,
    öyle bir beldeye gitmeyi ben de çok isterdim,ama o kadar çok engel var ki :(
    Allah'ın hükümleri ile hükmedilmese de en azından Allah'ın sevgili Rasulünün(s.a.v) zamanındaki Habeşistanvari bir yere gitmek isteyip hiç dil problemi,maddi problem olmadığı halde bürakratik engelleri aşamayıp kalanlar oluyor,

    arap baharından ümitvardım ancak onda da demokrasi çanları çalıyor,

    Siz Allah'ın hükümleri ile hükmedilen bir yer biliyor musunuz?
    ben bilmiyorum :(

    Rabbim sonumuzu hayreylesin(amin).

    YanıtlaSil
  10. ve aleykumselam,
    tevhid kardeşim,
    sorunun cevabını adsız kardeşim vermiş,
    keşke başarabilseydik :(((

    YanıtlaSil
  11. Adsız kardeşim ve tevhid kardeşim,
    öncelikle Rabbimden affedilmeyi diliyorum,
    hicret konusunda çaresizim :(
    inşaALLAH aşağıdaki ayeti kerime bizim için bir kurtuluş olur:

    "Allah bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. (Şöyle diyerek dua ediniz): "Ey Rabbimiz! Unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et."
    (Bakara suresi 286.ayet meali)

    Hicreti başamıyorsak en azından kendi nefislerimizde ve ailemizde İslam'ı hakim kılabiliriz,çocuklarımızı İslam üzre yetiştirebiliriz,biz bu gayrette olursak,Rabbimde inşaAllah bu yolda yardımcımız olur,en geç yirmi yıl sonra bu bozuk düzen kendiliğinden değişir diye acizane düşünüyor ve ümid ediyorum,yanlışım varsa lütfen düzeltin,ayrıca bu konuyu güvendiğimiz ehil insanlara sorabiliriz,

    Rabbimden affını niyaz ediyorum(amin),bu yazdıklarım benim düşündüklerim,bu konuda hüküm verme,hüküm çıkarma yetkim olamaz.

    YanıtlaSil
  12. haklısınız, tamam hicret ama nereye ve nasıl? :(

    YanıtlaSil

HERKES YORUM YAPABİLİR,
siteniz veya bloğunuz yoksa ,profil seçin bölümünden Adı/URL yazan kısma tıklayın ,Ad yazan kısma adınızı ve soyadınızı yazın,
(yorumlarınızda iki isim kullanmanız,aynı isimle yazan diğer kardeşlerimizle karıştırılmamanız için önemli)
URL kısmını doldurmasanız da olur,yorumunuzu yazıp,

" YAYINLA "

yazısına tıkladığınızda yorumunuz gelir,ilginize çok teşekkür ederim.

KUR'AN IŞIĞINDA ÖLÜM, KIYAMET, AHİRET.....Mutlaka dinleyin...

BU SİTEDE YER ALAN KONULAR

Translate

Blog Archive

Bu gadget'ta bir hata oluştu

yasal uyarı

Protected by Copyscape DMCA Takedown Notice Search Tool HAYATCEMRESİ Adlı sitede yayınlanan tüm içerik hayatcemresi2.blogspot.com'a aittir.Hiçbir şekilde izinsiz kullanılamaz.
 
Copyright © HAYATCEMRESİ - Blogger Theme by BloggerThemes & freecsstemplates - Sponsored by Internet Entrepreneur